“Geçmişini iyi bilmeyen ne bugününü ne de yarınını iyi ayarlayabilir!” görüşünden yola çıkarak, Bahçeli’nin geçmişi konusunda, bildiğim kadarıyla, yazılmış bir tarih olmamakla birlikte, daha önceleri o yöreyle ilgili olarak yaptığım gibi, gerek elimdeki yazılı kaynaklardan gerekse o bölge açısından, yerinde, yaptığım araştırma ve incelemelerden elde ettiğim bilgilerin bir bölümünü çok derine inmeden sıralıyorum.
A- Önce efsane olarak:
Bahçeli konusunda yazılmış bir efsane yoktur sanıyorum. Ancak yarısını yerel gerçeklere, yarısını kutsal ve başka kitaplarda yazılıp söylenmekle birlikte, doğru olup olmadığı kimse tarafından kesinlikle kanıtlanmamış ve kanıtlanamayacak, bilgilere dayandırarak, aşağıdaki “efsane”yi bir “Doğanın Şiiri Bahçeli’nin Efsanesi” olarak ileri sürmek istiyorum:
Evrenin ve, şu sırada elimizde olan bilimsel verilere göre, evren içindeki en güzel yerin, yeryüzünün, yaratıcısı, Tanrı, yalnızlıktan sıkılıp, kendine benzer birini, bütün insanların atası (yani: atamız) sayılan kişiyi, erkeği, yaratmış ve onu cennetine koymuştur.
Ancak kişi de, yalnız başına cennette dolaşmaktan sıkılarak, Tanrı’dan, kendisine bir de eş yaratmasını istemiş. Tanrı da kadını (yani: ilk anamızı) yaratmış.
İkisi birlikte cennette yiyip içip gezip tozarken, bir gün kadın (yani: ilk anamız), yemeleri Tanrı’ca kesinlikle yasaklanan elmayı ya da ayvayı, (Kemerhisar-Bahçeli ağzıyla “boğazı örmeli” diyebileceğimiz, ilk atamız), erkeğe yedirince, Tanrı kızmış, ikisini de cennetten çıkarıp yeryüzüne sürgüne göndermiş.
Yeryüzünde ilk durakları, şimdiki, Güney Afrika’nın bir yeri ya da Habeşistan (Etiyopya) olmuş. Burda çoğalarak yeryüzüne dağılmışlar, kendilerine yeni yerleşim yerleri aramışlar.
Kişioğullarının bir bölümü, bu arayışları sırasında, o zamanlar, yeryüzünün, yerleşime en elverişli, en güzel, birkaç yerinden birisi olan, Anadolu’ya, sıradağların tek kapısı sayılacak, Gülek Boğazı’nı geçerek girmişler, doğudaki tepelerin eteğindeki yoldan kuzeye doğru ilerlemeye başlamışlar.
Çok gitmeden yolun batısındaki bir su kaynağının yanında durup dinlenmişler, yorgunluklarını gidermişler.
Yeniden yola koyulmak için ayağa kalktıklarında, içlerinden birisi, çevreye iyice bir göz attıktan sonra şöyle demiş:
“Bakın, güneyimiz, doğumuz, kuzeyimiz dağlarla, tepelerle çevrili, güneyimizde ise sonsuz bir ova göz alabildiğine uzanıp gidiyor. Şu oturup dinlendiğimiz kaynağın,pınarın, buz gibi kaynayan, küçük bir ırmak gibi gürleyip akan, suyu, şu dağların, tepelerin olduğu yerlerden geliyor, önündeki ovaya akıp gidiyor. Binlerce yıldır akıp durduğu gibi bundan sonra da akacaktır. Kendi başına, hiç insan eli değmeden, neler
yetiştirmiş neler akıp gittiği yerlerde. Bir de insan eli değse kimbilir daha neler yetiştirilmesine olanak verecektir?
Başka bir yere gitmeye ne gerek var? Böyle temiz, güzel, elverişli ortamı başka yerlerde zor buluruz. Burası sanki ilk atamızın gökte yaşadığı cennet gibi.
Biz, aklımızı kullanarak, burasını daha da güzel yapabiliriz.
Önce su kaynağının üstündeki tepeye yerleşelim. Sonra, zamanla, biz olmasak da,torunlarımız, gerektiğinde, bu sudan yararlanarak, ovada yerleşme koşullarını yaratıp oraya inerler.
Şimdi bizim ilk işimiz başıboş akan bu suya bir düzen vermek olmalı. Böylece, bizim gibi, gelişigüzel akan bu suyun da bir yeri yurdu olur.
Onun olduğu yere bir havuz, yanına da, bizi ve, evrendeki en güzel yeryüzüyle birlikte, burasını da yaratan Tanrı için, bir tapınak yapalım. Tapınağa “Köşk” adını verelim.
Su perileri de, istedikleri zaman gelip, tapınağın yanında, bu havuzdaki suda yıkansınlar. Gençler bu suyun yanında, Tanrı’ya adayacağımız tapınağın önünde, evlenip hep birbirini sevme, birbirine bağlı kalma sözü versinler. Bundan böyle de suyun adı “sözünü tutanların suyu” olarak kalsın.
Havuzdan çıkan suyun akışını da düzenleyelim. Gelişigüzel akmasın. Ona, sağa sola, ovaya doğru düzenli akabilmesi için arklar yapalım. Arkların eğimli olduğu yerlere değirmenler kuralım yetiştirip ekmek yapacağımız buğdayları öğütmesi için. Suyun kaynağına yakın yerdeki değirmene “yukarı değirmen”, en aşağıdakine de “aşağı değirmen” adını verelim.
Gene suyun izlediği yol üzerinde, uygun yerlere, kadınlarımızın göksu yıkamaları ve yıkanmaları için “yunak” da yapalım.
Bu su, kendisine verdiğimiz düzenle, karşımızda gördüğünüz bütün bu yerleri, yeşillikle, çeşit çeşit ağaçlarla, bitkilerle dolu, bir değil, yüzlerce, binlerce cennet bahçesine çevirecektir.
Şimdi bizler, sonra da torunlarımız, bu, doğal olduğu için, sağlıklı, yeryüzü cennetinde yaşamlarını sürdürecekler.
Sırası gelecek burası çok önemli bir yer olacak. Krallar gelip geçecek, konacak bu yerlerde. Kraliçeler gelip yıkanacak yapacağımız havuzda karacak bu suda.
Yeryüzü varoldukça varolacak bu yeryüzü cenneti. Yeter ki biz, çocuklarımız, torunlarımız, onları izleyip duracak kuşaklar, bu yeryüzü cennetinin değerini ve onu koruyup sürdürmesini bilelim!….
Onun bu konuşmasını dinleyen yoldaşları, başka yere gitmeyi bırakıp orda yerleşirler. Kolları sıvarlar. Emekleriyle günden güne, eskisinden daha güzel yapmak için çalışırlar burasını ve bugüne dek getirirler!
Bir Cevap Yazın